Bir dergi için yaptığım ilk grup çekimi Gripin’leydi. Geçen yıl bu zamanlarda, Arnavutköy iskelesinde.
Bir dergi için yaptığım ilk grup çekimi Gripin’leydi. Geçen yıl bu zamanlarda, Arnavutköy iskelesinde.
Vaktinden önce uyandığımda kendimi, gözleri zalim çocuklarca, zorla, vaktinden önce açıldığı için kör olmuş bir köpek yavrusu gibi hissediyorum. Poşet çay kullanmadığım için serin fotoğraflar koyuyorum göz torbalarıma.
Acının kaynağı olan hafıza belki tedavinin de kaynağıdır. Belki mutlu olmak, mutluluk hissini hatırlamaktır. Belki iyileşmek, vücudun iyi olma halini hatırlamasıdır. Belki üşümemek, tenin güneşi hatırlamasıdır.
“İnsan New Orleans’a ayağını attığı dakikada ıslak, koyu renk bir şey hemen üzerine atlar, azma zamanı gelmiş bataklık köpeği gibi bela olur başına. New Orleans’ın bu etkisinden kurtulmanın tek yolu onu yemektir. Önce benyet’lerden, karavide çorbalarından başlayıp jambalaya’ları, karides fırınları, baharlı turtamsı börekleri, pilavlı kırmızı fasulyeleri, pompano’ları, sebze file’leri, düzine düzine çiğ istiridyeleri mideye indirmektir. Kahvaltıda ızgaralarla başlayıp, yatarken ezmelerle bitirmektir. Kente gelen bir yabancının bir haftada yedi kilo alması pek de şaşılacak bir şey değildir. Ama bunun karşıtı olan seçenek çok daha beterdir. Eğer gece gündüz aralıksız yemezseniz, kan ırmağınıza sürekli yeni ve zengin lezzetler sunmazsanız, o esrarengiz hayvan başınıza bela olmaya devam edecektir.”
- Parfümün Dansı, Tom Robbins
Evler de böyledir. Dışarıda geçirdiğin geceden sonra evine döndüğünde sinsi ev canavarlarını sırtından silkelemek için tuvalete kokunu bırakman, dişlerini fırçalaman, yarım bırakılmış su bardaklarını odalara saçman ve koridorda terliklerini sürümen gerekir. Aksi halde evin antikorları üzerine saldırıp seni huzursuz, kaygılı bir durağanlığa sürükler.
Sanki sözleşmiş gibi hep sabahları ölüyorlardı, evlerinde ölü bulunuyorlardı beyaz yumuk elleriyle yaşlılar. Sabah kalkmaya davrandıkları yataklarının dibine düşüveriyorlardı. Daha büfelerde dönerler yağ sızdırmaya başlamadan. Gökten düşmüş ölü kuşlar gibi oldukları yerde soğuyorlardı yumuk gözlerle. Her sabah başka bir apartman dairesinde çalıyordu telefon. Civar semtlerden, kentlerden çocuklar koşuyordu cenazeye. Akrabalar yemek pişirmedeki hünerlerini gösteriyordu tozlanmış evlere akın eden taziye heyetlerine. Helvanın şekeri üzerine kısa bir tartışma, içecekler konusunda bir-iki fikir ayrılığı.
Haberi duyanlar hemen koşuyordu kendi -canlı- yaşlılarına. Kaybetme korkusuyla fotoğraflar, videolar çekiliyor, anılar tazeleniyor, aile öyküleri yaşlı dudaklardan sağılıyordu. Acıların başkalarına ait olmasının sıcaklığıyla ya eve dönülüyor, ya kısa tatillere çıkılıyordu. Sıklaşan ziyaretlerde lekeli ellere yapışılıyordu bırakmamacasına. Ama fayda etmiyordu. Yaşlılar kararlılıkla ölmeye devam ediyor, sabahları çalan telefonlar durmuyor, gassalların elleri her zamankinden daha çok buruşuyordu.
Ne zaman “Senin de çocuklarını severiz inşallah” muhabbetine giren bir teyze/amcayla karşılaşıp “Ben çocukları pek sevmiyorum, yapmayı düşünmüyorum” desem, aldığım cevap “Aaa öyle deme, kendi çocuğunu seversin” oluyor.
Hayatında bir defa dahi olsa bu cümleyi kurmuş insanlar, size sesleniyorum: Bu nasıl bir mantık güzel kardeşim? 26 sene boyunca hiçbir zaman çocukları sevmemiş bir insan çocuk yapacak ve bir anda süper anne olacak, öyle mi? Haydi diyelim hormon-mormon, bir şekilde oldu, kendi çocuğundan başka çocuk sevmeyen birinin yetiştireceği insan ne derece sağlıklı olabilir? Kötüyü düşünelim, doğurunca severim diye düşündük ve sevmedik. Ne yapacağız? İadesi mi var çocuğun? Böyle risk alınır mı yahu, manyak mısınız siz?
Son olarak dünya nüfusunun 7 milyar olduğunu, insan türünün tükenme tehdidi altında olmadığını, dolayısıyla düşündüğünüzün aksine herkesin üremek zorunda olmadığını belirtir, uzaktan öperim.
Rutin görevdeki bir uzay aracındaymışız da, beklenmedik arızalar sonucu oksijenimiz tükeniyormuş. Öyle oturup kabullenmişiz. Beklemişiz.
Ne zaman çok şey olsa, şeyler bir daha normale dönmeyecekmiş gibi geliyor.
Çocuklarınızı “o hayvan hasta, elleme”, “o arkadaşının ailesi sorunlu, onunla görüşme”, “o çocuğun parası yok, onunla çıkma” diye yetiştiriyorsunuz ya, sonunda iğrenç insanlar oluyorlar.
Pek çok ve çeşitli gerçekler vardı. İnsan enerjisini doğru odaklayabilirse, hangi gerçekte yaşamak istiyorsa, belli bir noktaya kadar, onu seçmeyi başarabilirdi. Belki gerçeklerin en katısından bile kurnaz davranabilir, onu bile yenebilirdi.
…
Kalp hastalığı, kişisel kötü alışkanlıklardan doğuyordu. Kanser, sınai kötü alışkanlıklardan doğuyordu. Savaş da siyasi kötü alışkanlıklardan doğuyordu.
…
“Eğer bu hovardalıklarına biraz da bilgelik katabilseydi, boğazına boşalttığının yarısı kadar da ruhuna malzeme boşaltsaydı, kazanacaktı,” dedi tartıcı kadın.
…
“Size nihai cevapları sunmaya çalışan insanlar aslında o cevapları kendileri de bilmezler. Çünkü bilseler, nihai cevapların verilemeyeceğini, yalnızca alınabileceğini bilirlerdi.”
diyerek Parfümün Dansı’na da selamımızı çakalım.
Acil servisteki genç hasta olmak zordur. Herkes kendi derdini bırakıp sana bakar, hele tekerlekli sandalyedeysen. Sanki hiçbirinin bir şeyi yokmuş da, senin trajik bir hikayen varmış. Öyle bakarlar. Onlar hikayeleri sever.