Başa Dön
gece uyanması

Uyandı. Komodinin üzerindeki çalar saatin fosforlu kollarına göre saat ikiyi geçmişti. Uyuyalı çok olmamış, diye düşündü. Havanın aydınlanmasıysa çok uzak. Huzursuzlandı. Anneannesi, geceleri soba bacalarından evlere giren cinlerin hikayesini anlattığından beri gece uyanmalarından korkuyordu. Belki sabah ezanı biraz daha yakın olsaydı. O zaman kaçarlarmış çünkü. Girdikleri evleri dağıtıp sabah ezanını duymamak için aceleyle kaçarlarmış.

Koridordan odasının zeminine vuran ışığı inceledi. Yabancı bir gölge görünmüyordu. Cinlerin ters ayaklarını ve uzun sakallarını düşünmemeye çalışarak kalktı. Büyük yatak odasının kapısında durup annesinin nefesini dinledi. Tamam, yaşıyor. Bazen annesinin öldüğünü görürdü düşünde. Kahverengi gözleri kocaman açılmış, kötü bir şey söyleyecekmiş gibi ona bakardı. Babası birkaç gündür hastanede kalıyordu. Evdeki fısıldaşmalardan anladığı kadarıyla dedesinin durumu ağırdı. Çocuk olmanın zorluklarından biri de çevrende olup biten her şeyi insanların üstü kapalı sözlerinden öğrenmeye çalışmaktı. Zamanla bu yönde bir yetenek geliştiriyordu insan. En ince imalardaki anlamı seziyor, kapalı kapılar ardından gelen mırıltıları çözüyordu. Komşu teyzelerin ve uzak akrabaların teselli edici okşayışları ve şefkatli gülüşlerinde, gelmekte olan kötünün işaretlerini görüyordu.

Yatak odasından ayrılıp mutfağa doğru yürüdü. Düşünceleri yoğunlaşmış ve anneannesinin cinlerini kafasından kovmuştu. Bu kadar küçük bir kafanın içinde nasıl olup da böyle çok şeyin, birbirlerini iteleyip çekiştirerek yaşayabildiğini anlayamıyordu. Düşüncelerinin, o uyurken kulaklarından çıkıp yastığı üzerinde dolaşarak hava aldığını ve içerde uyuşan bacaklarını açtığını hayal ediyordu. Sürahiyi gördüğünde mutfağa içgüdüsel olarak gittiğini, ağzının kurumuş olduğunu fark etti. Geceleri kalktığında kolayca alabilmesi için her zaman tezgahın üzerinde duran bardağını yarıya kadar doldurdu. Anneannesi bardağında su bırakmaması gerektiğini söylüyordu. Bu yüzden hassas bir ölçümle, ne kadar içecekse tam o kadar doldurmalıydı bardağı. Karşı apartmanın otoparkını aydınlatan ışık, önündeki dalları mutfağın duvarına çivilemişti. Debeleniyor ama kaçamıyorlardı. Suyunu içerken onları izledi. Bardağı masanın üzerine bırakıp odasına gitti.

Yatağa uzanıp dedesini düşündü. Babaannesinin gösterdiği gençlik fotoğraflarının aksine, onun tanıdığı adam iki büklüm ve keldi. Sabahları tuvalette uzun uzun öksürür, kendisini kontrol etmek için kapıyı vuranları terslerdi. Kafasındaki kahverengi benlerle çikolatalı kurabiyeye benziyordu. Ama bunu ona söyleyemiyordu çocuk. Büyüme ağrıları başladığında anne-babasının her gece nöbetleşe dizlerini ovmalarına kızmış, “bu çocuğu fazla şımartıyorsunuz,” demişti çünkü. Çekmecesinde sakladığı, savaştan kalma tabancasını kurcaladığında da kaşlarını çatıp “sen babandan terbiye görmedin mi?” diye çıkışmıştı. Yine de severdi dedesini. O ne zaman kızıp köpürse, babası çocuğa göz kırpıp gülümserdi. Babası o kadar içten gülümserdi ki çocuk dedesini severdi.

Peki dedesi ölürse babası ağlar mıydı? Ağlardı muhakkak. Biri ölünce herkes hep ağlardı. Kendisi de ağlardı herhalde. Şimdiye kadar tanıdığı hiç kimse ölmemişti. Okula giderken yolda gördüğü kedi dışında. Ama o sayılmazdı ki. Onun için kimse ağlamıyordu. İçi sıkıldı. Uyumayı dileyerek gözlerini sımsıkı yumdu. Annesinin yatakta döndüğünü duydu.

Temmuz, İstanbul

3 notes
  1. nonvideo posted this



THEME BY PARTI