Zarif hanımlar ve kibar beyler, biliyorsunuz her insanın hayatında, diğerlerinden daha özel kabul ettiği günler vardır. Doğum günü de bunların başında gelir. Kişi, bu günde dostları ve sevenleri tarafından hatırlanmak, yaşam denen zorluğa bir yıl daha göğüs gerdiği için takdir edilmek ister. Esasında tebrik edilen “doğmuş olmak” değil, yaşamaya devam ediyor olmaktır. Pek çoğumuz için doğum günleri saadet ve neşe verici bir vesiledir. Buna hiç bir itirazım olamaz. Lakin sevdiklerine doğum günü sürprizleri tertip etme heveslisi olanlara anlatacak hayli tuhaf bir hikayem var. Bu akıllara durgunluk veren hikayenin kahramanı olarak sizi temin ederim, okuyacaklarınız aynıyla vakidir. İnanıp inanmamak şahsınıza kalmış.
1973 senesinde, yüksek tahsilim için Paris’te bulunuyordum. Günlerim okuduğum Güzel Sanatlar Fakültesi’yle Quartier Latin’deki 18. yüzyıl binalarından birinin çatı katındaki ufacık odam arasında mekik dokuyarak geçiyordu. Dersler zamanımın çoğunu alsa da ne yapıp ediyor, sinemalara, café’lere, tiyatrolara, sergilere, parklara gitmek, dünyanın dört bir yanından Paris’e gelmiş gençlerle bir arada olmak için vakit yaratıyordum. Loïc’le de bir fotoğraf sergisinde tanışmıştık. Fotoğrafta mise-en-scène üzerine hararetli bir tartışmayla başlamıştı ahbaplığımız. Kendisi, Place d’Italie’de bir şemsiye dükkanında çalışıyordu. Dersten sonra metroya atlayıp soluğu dükkanda alıyordum. Mesai bitiminde sohbet ede ede Rue Mouffetard’a kadar yürüyor, akşam pazarından biraz alışveriş yapıp evlerimize gidiyorduk. Kısa zamanda kırk yıllık dostları kıskandıracak bir bağ kurulmuştu aramızda. Sergilere, oyunlara beraber katılıyor, hafta sonlarımızı birlikte geçiriyorduk. Arkadaşlarımızın yakıştırmalarına rağmen, aramızdaki münasebet tamamen dostaneydi. Sevgimiz, iki kardeşin birbirine sevgisinden farksızdı.
Gençliğimde çok girişken ve gayretli bir kızdım. Elimi attığım hiçbir iş benden kurtulamazdı. O yıllardaki adetlerimden biri de dostlarıma sürpriz doğum günü kutlamaları tertip etmekti. Etrafımdaki insanların doğum günlerini ya arkadaşlarından, ya ailelerinden, ya da küçük dalaverelerle hüviyetlerinden öğrenir, o gün geldiğinde onları eski arkadaşlarıyla buluşturur, onlara ellerimle hediyeler hazırlardım. Niyetim beklemedikleri anda onları mutlu etmekten ibaretti. Herkesin hayattaki varlığının takdir edilmesine hakkı vardır, diyordum. Utangaç da, sıkılgan da, içe kapanık da olsa, herkesin bir “iyi ki doğdun” duymaya hakkı vardır. Yeni yaşlara dair arkadaşça temennilerden daha mutluluk verici bir şey olabilir mi?
Loïc’in doğum tarihini bin bir ricayla şemsiye dükkanının sahibinden öğrenmiştim. Ailesi Rennes’de yaşıyordu. Bildiğim kadarıyla sürekli görüştüğü bir arkadaş grubu da yoktu. Gençlerin bulunduğu çevrelerde bulunur, onlarla sohbet eder ancak hiçbiriyle dostluğunu ilerletmezdi. İnsanlarla münasebetleri hep sathi idi. Bu sebepten, onu davetlilerle sıkmamak için doğum gününü tek başıma kutlamaya karar verdim. Loïc, yazmaya düşkündü. Ona alacağım en güzel hediye, gönlünce dolduracağı sayfalarıyla boş bir defter ve zarif bir dolmakalem olacaktı. Kim bilir bu sürprizime ne kadar sevinecekti. Belki de buruklukla başladığı gün, birden neşeli bir havaya bürünecekti.
Nisan ayının 5’inde, öğle tatiline on dakika kala, elimde küçük bir pasta ve bir hediye paketi olduğu halde dükkanın kapısında beliriverdim. Loïc tezgahın arkasında oturmuş, elindeki edebiyat dergisini karıştırıyordu. Beni gördüğünde şaşkınlıkla gülümsedi, “Ah, finalement t’as décidé de quitter la fac!” Fakülteyi bıraktığım falan yok, dedim. Ve pastayı kutusundan çıkardım. “Joyeux anniversaire!” Hediye paketini de tezgahın üzerine, pastanın yanına bıraktım. Bir adım geri gidip eserim olan mutlu anı izlemeye hazırlandım.
Fakat yanlış giden bir şey vardı. Loïc karşımda sessizce duruyordu. Ne pastaya, ne hediyeye ilgi göstermemişti. Gülümsemesi solmuş, nereden geldiği belli olmayan bir gölge yüzüne yerleşmişti. Derin bir nefes aldı. Belli belirsiz teşekkür etti. Gözlerini benden kaçırıyordu. Bu tuhaf tepki karşısında o kadar şaşırmıştım ki ne diyeceğimi bilemiyordum. Aramızdaki sıkıntılı sessizlik, büyüyüp kocaman bir şemsiye gibi bizi hükmüne aldı. Tansiyondan kıpırdayamaz hale gelmiştik. Nihayet Loïc pasta ve hediye paketini alıp içerideki odaya götürdü. Geri geldiğinde son derece üzgün görünüyordu. Kendisini iyi hissetmediğini, dükkan sahibi gelince eve gidip dinleneceğini söyledi. “Ah,” dedim. “O halde seni rahatsız etmeyeyim.” “Ne rahatsızlığı canım,” demesini, deminki tatsızlığın sebebini açıklamasını ve sonra her zamanki gibi saçlarını dağıtıp gülümsemesini bekliyordum. Sadece anlayışlı bir tavırla başını salladı ve sandalyesine oturup dergisine döndü.
Dükkandan çıktığımda ağlayacak gibiydim. Sevgili arkadaşımın bu tavrına çok içerlemiştim. Haksızlığa uğramanın ağırlığı göğsüme yerleşmiş ve nefesimi kesiyordu. Okula dönmedim. Bir şarap alıp düşünmek üzere eve gittim.
Ertesi gün Loïc’le konuşup işleri yoluna koymak için dükkana uğradığımda aldığım haberle şoke oldum. Dostum önceki akşam apar topar Rennes’e dönmüş, haftalığını bile almamıştı. Dükkan sahibi ne adresini ne de ona nasıl ulaşacağımı biliyordu. Böylece Loïc’le aylar süren dostluğumuz esrarengiz bir biçimde sona eriyor, bana kalansa yanıtlanmamış sorular ve suçluluk hissi oluyordu. Bu olaydan bir ay sonra bütün derslerimi verdim ve Paris’teki eğitimimi noktalayarak İstanbul’a döndüm.
Şimdi bu hikayenin nesi tuhaf, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Tuhaf olan, o tarihten sonraki doğum günlerimde başıma gelenler. O yılın 15 Temmuz’unda merdivenden yuvarlanarak kalçamı çatlattım. Talihsizlik dedim. 1974 senesinde ada vapurundan düşerek neredeyse Hakk’ın rahmetine kavuşuyordum. Dikkatsizliğime ve tedbirsizliğime verdim. 1975’te bir otomobil kaldırıma çıkarak ayağımın üzerinden geçti. Haftalarca bandajlar içinde kaldım. Otomobilin şoförüne dava açtım lakin nüfuzlu bir ailenin oğlu olduğu için netice alamadım. 1976’da bindiğimiz faytonun atları şahlanarak arabayı devirdi. Yanımdaki halamın iki kaburgası kırıldı, ben ise sıyrıklarla atlattım. 1977 senesinde çıkan fırtınada uçan bir kiremit, başıma isabet etti. 1978’de ise üçüncü kattan düşen bir kedi. 1979’da yazlık sinemada atıştırırken boğulma tehlikesi geçirdim. 1980’de tam günü kazasız belasız atlattım derken, tökezleyip düştüm. Ellerimi cebime sokarak yürüme adetim olduğundan ön dişlerim kırıldı. 1981’i ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.
Bütün bu şanssızlıklardan sonra, doğum günlerini bir saadet kaynağı gören ben, kendi doğum günümü kutlamaktan imtina eder oldum. Kazalardan sakınmak için 15 Temmuz’ları evde geçirmeye başladım. Bir ahbabım düdüklü tencerenin patlamasıyla yaralanınca, evde olma kaidesine yalnız olmayı da ekledim. Yine de kazalardan kaçamadım. Elektrik çarpmaları, mutfak yangınları, su baskınları… bir evde canınızı yakabilecek ne çok şey olduğunu bilseniz şaşarsınız. İnsan nelere alışmıyor ki. Ben de bu tek günlük uğursuzluğa alıştım. Birkaç senede bir, balkonumun önündeki ağaca yıldırım düştüğünde hala irkiliyorum tabii.
Sözünü ettiğim olayların, Loïc’in doğum gününü kutladığım seneden sonra başlaması, bana bunun bir tür eski Breton laneti olduğunu düşündürüyor. Zavallı Loïc, kuşkusuz bu lanetle ilgili bilgisi vardı. Doğum gününü insanlardan saklayarak onları korumaya çalışıyordu. O günkü davranışı ve sonrasında kaçıp gitmesiyse, muhakkak başıma istemeden böyle bir iş açtığı için duyduğu kederdendi. Ben de laneti başkalarına bulaştırmamak için gerçek doğum günümü tanıştığım insanlardan gizledim. Ailem ve yakın çevrem durumdan haberdardı, onlarla birlikte 5 Nisan’ı, yani lanetin başladığı günü, yani Loïc’in doğum gününü, sahte doğum günüm olarak seçtik. 15 Temmuz tarihi sadece resmi belgelerde kaldı. Yıllardır her 5 Nisan’da doğum günü tebriklerini kabul ettim ama hiçbir zaman insanlarla bir araya gelip kutlama yapmadım. Takdir edersiniz ki yaşadıklarımdan sonra ne kadar ihtiyatlı davransam az. Bu tavrım soğukluk addedildi ancak böylesi herkes için daha hayırlı olacaktı. Nihayetinde, yıllar yılı doğum gününün kutlanmasından pek hoşlanmayan, senenin bir günü aniden aksileşen biri olarak yer ettim ahbaplarımın zihninde. Ziyanı yok. İşin aslını sizinle birlikte onlar da öğrenmiş olacak.
Hikayemi sonuna kadar okuma nezaketini gösteren sizlere tavsiyem, kendileriyle ilgili bir şeyler saklayan insanların hayatlarını fazla kurcalamamanız. Karşınızdaki, kendi sırlarını değil, aslında sizi koruyor olabilir ve siz tüm iyi niyetinize rağmen başınıza ummadık dertler açabilirsiniz. Anlattıklarımın sizin için yalnız tuhaf bir hikaye olarak kalmasını, hakikatin kendisine dönüşmemesini temenni ederim. Hepinize hayatlarınızda muvaffakiyetler dilerim.
Temmuz, İstanbul
-
velvetbride liked this
-
izlediklerim liked this
-
oynakbeyi liked this
-
banyosuyu liked this
-
mademoisellerien liked this
-
lifeallmine liked this
-
velevki liked this
-
huzurizlanda liked this
-
j309j liked this
-
arabayikamaliksarki liked this
-
kararveremiyorum liked this
-
yazmademiyorum liked this
-
nonvideo posted this