İçtiği su kıpkırmızı iniyordu boğazından aşağı. Ruju akıyordu içine. Her gün karşı pencerede oturup iç çeken iki güvercini fark ettiğinden beri can sıkıntısının insana özgü bir şey olmadığını biliyordu. Kaşındı. Tırnakları uzun ve boyasızdı. Kaşındığında, başkalarının kaşınırken çıkardığı kulak tırmalayıcı sesin çıkmadığını gördü. Buna memnun oldu. Jaluzinin parçaladığı ışık cesetleri sağa sola saçılmıştı. Bir süre onları izledi. Gözünün arka duvarında renkli izler bırakmalarına müsaade etti. İzler genişleyip derinleşecek, yuvalarında sakince devinen iki renkli yumurtasını eritecek sandı.
Ekranın köşesindeki saate baktı. Az kalmış. Diğerlerine fark ettirmeden onları izledi. Nasıl da yazıp çiziyor, notlar alıyor, alınlarını buruşturuyor, çenelerini kaşıyorlardı. Kendisi de kaşlarını çatıp ekrana baktı. Birkaç satır yazıp sildi. Masalardaki kıpırdanmalardan zamanın yaklaştığını anladı. Heyecanlandı. Masasını düzenlemeye koyuldu. Ama hayır, ilk hamleyi o yapmayacaktı. Soğukkanlılıkla oturup beklemeye devam etti. Suyundan bir yudum aldı. Mendilini çıkarıp burnunu sildi.
İşte şimdi! Bak, kalkıyorlar. Birer birer eşyalarını çantalarına dolduruyor, masalarındaki çöpleri atıyorlar. Öğrenilmiş bir neşeyle birbirlerine iyi akşamlar diliyorlar. Muhasebedeki esmer hanım hepimizi üç gün sonraki doğum günü kutlamasına çağırıyor. Ah, elbette, tabii gelirim. İşte ben de onlara katılıyorum. Topladığım çantam omzumda, başım dik. Sabah uykularını maaşla değiş tokuş etmiş kimselere özgü o önemli olma hissiyle ofisten çıkıyorum. Mesainin bağırsakları birleştiriyor bizi. Ortak müştereğimiz zemin. Metrekare başına çok fazla düşüncenin düştüğü kabinde, fırlamaya hazır zemberekler gibiyiz. Bu potansiyel enerji fırtınasına dayanamıyor mesainin döner rektumu. Döne döne salıveriyor bizi kendi dış uzaylarımıza. Ah, bu ne dokunaklı bir seyirliktir.