Başa Dön
remzi

Geçenlerde pezevenk kelimesini nasıl öğrendiğimi hatırladım. Anaokulunun bahçesinde bulduğumuz uğur böceğine “uç uç böceğim” tekerlemesini söylerken Remzi sinirlenip “Uçsana lan, pezevenk” diye bağırmıştı da bir küfürü öğreniş anımı zihnime işlemişti. Remzi, büyük adam isimli çocuk, aklıma geldiğinden beri peşinden bir dolu imgeyi sürükledi. Bir nevi madeleine oldu benim için. Uzak çocukluğuma bir kapı açtı Remzi, oradan apartmanlar arasına sıkışmış kız lisesinin bahçesindeki anaokulunun sağlıksız çimleri, tahta bankları, tuvaletindeki minik lavabo ve aynaları, birleştirip daire ya da düz çizgi yaptığımız üçgen masaları çullandı üzerime. Şimdi omuzladım kapıyı, kapatmaya çalışıyorum.

Anaokuluna ne kadar süre devam ettim bilmiyorum, yaşımı da hatırlamıyorum. Bütün günümüz hamur ve dandik elişi kağıtlarıyla oynayarak geçerdi. Öğle uykusu diye bir işkence vardı. Pijamalarımızı giyip ranzalara yatardık. Çocuklar gerçekten uyuyorlardı gün ortasında. Öyle akıl almazdı ki bu benim için. Uyumuyorum diye bir defasında -daha- küçüklerin yatakhanesine yollanmıştım. Şimdi o günkü hislerimi birebir hatırlıyorum. Sonradan sık sık boğazıma oturan haksızlığa uğramışlık duygusu. Sonradan sık sık yaptığım gibi pikenin altında ağlayıp herkesten nefret ettiğimi anımsıyorum. Çocuklara temkinli yaklaşmam da bundan sanırım. Onlara farkında olmadan bir şey yaparsın ve gidip pikelerinin altında ağlayarak senden nefret ederler. Göze alınacak bir risk değil.

Bahçede oynadığımız aptal oyunlardan en akılda kalıcı olanı “doğum” oyunu. Kızlardan biri tahta banka yatar ve “doğuruyorum” diye bağrınıp durur. Diğerleri doktor, hemşire, komşu falan olur. “Sıcak su getirin” direktifini filmlerden öğrenmiş olacağız. Bahçede koşturup kızların saçlarını çekişimi hatırlıyorum. Yemek saati sıra sıra masalara oturup birbirimizi gaza getirerek peçete yiyişimiz (bu ilkokulda yerini diş macununa bırakacak). Aramızda çok popüler olan “Hii, ne dediii! Allah seni yakcak!” ünlemi. Kız meslek lisesinin yıl sonu defilesinde giydiğimiz saçma sapan şort etekler. Podyumda yürürken giysilerin sürekli üstümden dökülmesi. “Dün” yerine “yarın” diyen kız bana “Yarın okula gelmedim” dediğinde içine düştüğüm umutsuz kafa karışıklığı. Renkli muz çoraplar (evet muz). Adımla dalga geçilişi, yeşil kadife eşofmanlarım ve biraz daha ağlama. Yalnız kalmak için mutfağa kaçmalar. Eve döndüğümde annemin verdiği Eti Negro bisküviler. Remzi’den pezevengi öğrendikten sonra dayımdan orospuyu öğrenişim. İzlediğimiz pembe dizide sürekli tek omzu açık bluzlar giyen Rakel. Arada bir okula uğrayan ve neden çok sevdiğimizi hatırlamadığım Tülay öğretmen. Tülay öğretmenin zihnimdeki görsel karşılığının gri bir etek ve bir havuç (neden?) olması. Bana değişik formüllerle ev telefonumuzu ezberletmeye çalışan anneannem. Karlı havalarda camdan aşağıdaki caddede kaza yapan kamyonları izleyişimiz. Bütün giysilerimi üst üste giyerek kılık değiştirdiğimi ve annemin beni tanımayacağını zannetmem. Annemin evde yaptığı yoğurdu anneanneme götürürken tepe üstü yere düşürmem… Bu daha sonraydı galiba.

Kapıyorum kapıyı ama unutulmuş parçalar sızıyor altından. Salon balkonundan sızan sular gibi. Hepsini kabul etmek için eğiyorum başımı. Sirkeleri ayıklamaları için annemle anneannemin önünde eğdiğim gibi.




THEME BY PARTI